LOIZIDU, VERHEUGEN VE KIBRIS SEÇİMLERİ

 

 

            AİHM’nin Loizidu dâvâsı konusunda verdiği karar sonrasında ortaya çıkan gelişmeler, AK Parti İktidarı’nın Irak Krizi’nden sonra karşılaştığı en zor dış politika açmazına sebep olmuştur. Bir tarafta, karar kabul edildiği takdirde; Türkiye’nin Kıbrıs’ta işgalci olduğunun ikrarı, KKTC’nin egemenlik haklarını yok farz etmesi ve emsal kararlar yoluyla 15-25 milyar dolar arasında tutacak tazminat miktarını ödeme riski; diğer tarafta, karar kabul edilmediği takdirde; Avrupa Konseyi üyeliğinin askıya alınması, üyelikten ihracı ve AB üyeliği konusundaki taleplerinin sona ermesi söz konusu olmaktaydı.

            Aslında, dünya siyasî tarihinde böylesine saçma bir karar görülmemiştir. Çeyrek asırdan fazla bir müddet önce, milletlerarası anlaşmalara dayanılarak gerçekleştirilen başarılı bir askerî harekât neticesinde ortaya çıkan durumu, sadece bir şahsın mülkiyet hakları ve özel hukuku çerçevesinde değerlendirerek karar vermek, hukuka ve mantığa uygun mudur?... Hâl böyle olursa, bir zamanlar üç kıtada hâkim olmuş bir imparatorluğun vârisleri olarak, 20 milyon kilometrekarelik bir toprak parçasındaki mülklerimiz için 600 senelik bir perspektiften taleplerde bulunmaya kalksak, AİHM ne yapardı dersiniz?... O kadar büyütmeden sadece 1571’de Kıbrıs’ın fethinden sonraki Türk emlâki ve vakıf arazileri hakkında talepte bulunsak, AİHM’nin, Avrupa Konseyi’nin politik mercilerinden beslendiğinden şüphe etmediğimiz saygıdeğer hâkimleri acaba ne buyururlardı?!...

            Biz haklılığımızdan eminiz; 200 bin Türk’ün gözümüzün önünde katliâma uğramasına elbette seyirci kalamazdık. Üstelik askerî müdahale için anlaşmalardan doğan hukukî gerekçelerimiz de vardı. Lâkin bir an için bütün bu gerekçelerin bulunmadığını ve Kuzey Kıbrıs’ı savaşarak aldığımızı varsayalım. Bu durumda “savaş tazminatı” ödemek mağlûp olan tarafa düşmez mi? Bugüne kadar böylesine saçma bir tazminat kararı görülmüş şey midir?...

X X X

            Abdullah Gül ve Dışişleri ekibinin, Loizidu açmazındaki mahirâne diplomatik çözümünü takdir ediyoruz. Dışişleri’nin bu formülü ile Türkiye, hem AB’ye girme mücadelesinin dışına itilmeden kalabilmiş, hem de bir süre için de olsa benzeri dâvâların açılmasını önlemiştir. Ancak, bunun nihaî bir çözüm olmadığını unutmamak lâzımdır. Çünkü, Avrupa Konseyi’nin idarî mekanizması, bir yargı organı olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ni (AİHM) bağlamayacaktır. Yani, emsal karar alınmayacağı şeklindeki bir taahhüt geçerli olmayacaktır. Ayrıca, “Aman önce şu belâdan bir kurtulalım” mantığı ile tazminatın ödenmesi, Türkiye’nin kırk yıllık Kıbrıs meselesindeki bütün tezlerini boşa düşürmüştür.

X X X

            AB Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyesi Günter Verheugen’in, önceki gün Belçika Senatosu Dışişleri Komisyonu’nda basına açık olarak Kıbrıs hakkında yaptığı konuşma, AB çevrelerinin Kıbrıs sorununa bakış tarzını aksettirmesi bakımından çok ilgi çekicidir. AB, konuyla hiç ilgili olmadığını pekâlâ bilerek, önce Türkiye hakkındaki “İlerleme Raporu”nda Kıbrıs’a yer vermiş; arkasından Loizidu dâvâsını şantaj olarak kullanmış; şimdi de Verheugen’in ağzından, Kıbrıs’ta yapılacak seçimler üzerinde baskı kurmaya yeltenmiştir.

            Türkiye hakkındaki art niyetli görüşleriyle ve çelişik ifadeleriyle tanınan Verheugen, bir taraftan KKTC’yi ve yapılacak seçimleri tanımadıklarını söylerken, bir taraftan da KKTC’de seçimleri muhalefetin kazanmasından yana olduklarını ifade etmiştir. Her yerinden “iğrenç entrika” kokularının geldiği böylesine skandal niteliğinde bir konuşma, son yıllarda uluslararası platformda görülmüş şey değildir. Sen kalkıp hem bir ülkeyi, yönetimini tanımadığını beyan edeceksin; hem de o ülkenin yönetimini belirlemek için yapılacak seçimlerde halka kimi seçmeleri gerektiğini söyleyeceksin. Zırva tevil götürmez!... Başta Verheugen gibi zavallılar olmak üzere herkes bilmelidir ki, Türkiye’yi AB şantajı ile millî dâvâlarından vazgeçirmek mümkün değildir.

X X X

            Bütün bu olup bitenler, KKTC’de önümüzdeki pazar günü yapılacak seçimlerde Kıbrıs Türkü’nün önüne net bir tablo ortaya koymaktadır. Rumlar, AB’yi de kullanarak Denktaş’ın karşısına gayrı millî, uşak tabiatlı bir muhalefet ile çıkmaktadırlar. Muhalefet kazandığı takdirde; sanıldığı gibi KKTC’nin AB’ye girmesi mümkün olmayacak; KKTC kısa zamanda tasfiye olacak, Türkler ikinci sınıf azınlık hâline gelecek ve Rumların uşaklığını yapar duruma düşecektir. Denktaş kazandığı takdirde; KKTC, eşit şartlar içinde müzakereleri devam ettirebilecek ve Kıbrıs’ta iki kesim arasında, Türklerin egemenlik haklarını koruyan, eşit ve âdil bir çözüme ulaşılabilecektir.

X X X

            Şimdi, Kıbrıs Türk Halkı, seçimlerde şuna karar verecektir: Ya, Verheugen’in emirlerine uyarak ve Rumların isteklerine baş eğerek muhalefete oy verip “uşaklık süreci”ni başlatmak ya da Kıbrıs dâvâsını canını dişine takarak, bazen tek başına kalarak savunmuş ve Kıbrıs Türkü’nü aslâ ezdirmemiş Denktaş’ın yanında yer alarak “hürriyeti” seçmek...

            Sakın, “uşaklık süreci”nin sonunda, haysiyet ve hürriyet feda edilerek zenginliğe ulaşılacağı sanılmasın... Gözleri AB üyeliğiyle dönmüş muhalefet bezirgânlarını bekleyen, sadece Rumların hizmetkârlığıdır.

            Niçin, “hem hürriyeti, hem refahı” seçmiyorsunuz?... Bu ise, ancak kırk yıllık tecrübeye sahip Denktaş’ın ve UBP’nin gerçekleştirebileceği bir hedeftir...

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2003 YILI YAZI LİSTESİ