DİLİNİZ KOPSUN İNŞAALLAH!

 

 

            Efendim, 1968 yılı sonunda Devlet Plânlama Teşkilâtı uzman yardımcılığı imtihanını kazanıp devlet memurluğuna girdiğimde, ilk âmirim Doç. Dr. Nevzat Yalçıntaş idi. Nevzat Hoca, o zaman otuzlu yaşlarda, çiçeği burnunda bir doçentti ve bizim neslimizin, merhum Özal ile birlikte tasavvur ettiği iki lider adayından biriydi. Liderlik Özal’a nasip oldu; Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş da, hâlen AK Parti İstanbul Milletvekili sıfatıyla Meclis’in bilge kişisi/aksakalı olarak hizmetlerine devam ediyor.

            Yalçıntaş Hocamız, fevkalâde nâzik ve zarif bir “Eski İstanbul Beyefendisi”dir. Birgün, makam odasında, yaptığım bir resmî görüşmeyi kendisine arz ederken, “adamlar” kelimesini kullanmıştım. Nevzat Hoca, sözümü keserek, “Beyefendiler demek istiyorsunuz, değil mi?” diye beni ikaz etti. Kıpkırmızı bir suratla özür dilediğimi hatırlıyorum. Şimdiki bürokratlar ise “herif”ten yukarısını konuşmuyorlar bile... O zamanlarda DPT, “enderûn terbiyesi”nin verildiği bir mektepti âdeta...

X X X

            Ben, bugün Nevzat Hocam’ın müsamahasına sığınarak ağzımı bozacağım. Türkçemizi katledenlere birazcık sövüp sayacağım. Reşat Ekrem Koç’un yazdığı tarihî bir hikâyeyi duymuşsunuzdur ya; yine de özetleyerek anlatayım: Eski İstanbul’da bir mahallede, dürüst, namuslu ve mert bir kabadayı varmış. Lâkin ağzı çok bozukmuş. Mahallenin imamı, çok sevdiği gence bu huyundan vazgeçmesi için bir tavsiyede bulunmuş; dilinin altına bir bakla tanesi yerleştirmesini ve sövme ihtiyacı duyunca bunu hatırlamasını söylemiş. Bu tavsiye işe yaramış ve kabadayı sövmeyi bırakmış. Birgün, imamla kabadayı mahallede yürürlerken, evlerin birinden bir kadın Hoca efendiyi durdurmuş ve bir hayli beklettikten sonra, “Tamam, gidebilirsiniz” demiş. Meğer, kadına birisi, gurk olan tavuğunu bir sarıklıya gösterirse iyi civciv çıkaracağını söylemiş. Bunun üzerine küplere binen Hoca efendi, kabadayıya dönerek “Çıkar oğlum, şu ağzındaki baklayı!...” demiş.

            Nevzat Hoca da, dil konusunda yazdıklarımı okuyunca, eminim ki “dilinin altından baklayı çıkardığımı” hoş görecektir.

X X X

            Bugün sizlere, daha önce de bir nebze temas ettiğim bazı Türkçe kullanım hatâlarından bahsedeceğim. Bu hatâlar, ne yazık ki son günlerde dillere pelesenk olmuş (dolanmış), aydın câhil herkesin yaptığı hatâlar hâline gelmiştir. Öyle ki, koca koca adamlar TV ekranlarında konuşurken, ağızlarını “cart” diye yırtma ihtiyacı hissediyorsunuz.

            ·          OLDUKÇA: Önce “oldukça” kepazeliğini ele alalım. Bir takım geri zekâlılar, “oldukça” sözünü “çok” anlamında kullanıyorlar; bazen de hızlarını alamayıp “oldukça çok” diyen embesiller de var. Kardeşim, bin defa anlattık; yazdık, çizdik: “Oldukça”, Türk Dil Kurumu’na ve Türkçeyi birazcık olsun bilenlere göre, “çok değil ama yetecek kadar” anlamında kullanılır. Meselâ, “Bu şarkı oldukça güzel” derseniz; bu şarkı çok güzel demiş olmazsınız. Bilâkis, şarkının çok güzel olmadığını, “bir hayli” güzel olduğunu belirtmiş olursunuz. Zaten, Türkçedeki bu neviden “ce-ca, çe-ça” son ekleri de, böyle bir anlamı ifade eder. “Çok güzel”den aşağıya doğru inerseniz, “güzel”, “oldukça güzel” ve “çirkin”e doğru uzanırsınız. Dili kopasıcalara bir defa daha altını çizerek söylüyorum: “Oldukça, ‘çok’ anlamında kullanılamaz!...”

X X X

            ·          ATIYORUM: Bir takım eşşek kafalı aydın bozuntuları, son aylarda bin kelimelik o kısır Türkçeleriyle konuşurken, sıkışınca “atıyorum!...” dediklerinde, benim de herîf-i nâşerîfin suratının ortasına tokat atmak geliyor içimden... Eşşek herif güy⠓misâl/örnek” verecek; atıp duruyor... “Atmak” fiili, adamların dilinde argo olarak bile değer taşımıyor. Ne atıyorsun arkadaş?... Palavra mı, yalan mı, göbek mi, yoksa os.... mu?... Güzelim Türkçemizde söyleyecek söz bulamadın mı?!... Bundan önce yıllardır, asırlardır, insanlar konuşurken misâl vermek isteyince, sizin gibi “atarlar” mıydı? “Mesel┠diyemiyorsan “örneğin”e razı olduk; onu kullan. “Diyelim” de, “diyelim ki” de; “söz gelişi” veya “söz gelimi” de; yahut da “örnek olarak” de. Lâkin, çirkinliğin, kabalığın, nezaketsizliğin, görgüsüzlüğün timsâli olarak, Türkçeye hakaret edercesine “Atıyorum!...” deme.

X X X

            ·          DÖNCEM: Sevgili Beyaz (Beyazıt Öztürk), TV programlarında bu sinir bozucu “döncem” sözünü yerden yere vuruyor. Ağzına sağlık... Genç iş adamlarını, özel kalem müdürlerini, sekreterleri, bürokratları telefonla arıyorsunuz; bu eblehler, Türkçe özürlü ahmaklar, seslerini kibarlaştırarak “Biz size döneceğiz” veya “dönmek” fiilinin canına okuyup kısaca “Döncem” demezler mi; akıl diyor ki, git yakala, telefon ahizesini münasip bir yerlerine sok!... Yahu! “Sizi tekrar arayacağız” veya bu lâf da uzun geldiyse “Sizi arayacağız” deseniz, geberir misiniz? Yoksa siz, “dönme”, “dönek” filan mısınız?...

X X X

            ·          BANA UYAR: Bu iğrenç lâf da, son günlerde sosyetenin gözdelerinden... Dil özürlü dangalaklar, “Benim için uygun”, “Olur”, “tamam” deme yerine, “Bana uyar” diyorlar. Ulan hıyar, sana ancak bu hakaretler uyar!...

X X X

            Nevzat Hoca, yazımı beğendi mi, beğenmedi mi bilmiyorum. Muhtemelen baklayı dilimin altına tekrar âcilen yerleştirmemi isteyecektir.

            Bu yazıyı böyle bol küfürlü yazmamın sebebi, okuyucularımdan bazıları bu sözleri kullanıyorsa, söylediklerimi hatırlayıp kullanmaktan vazgeçmelerini ümit etmemdendir.

            Bir de, bunları yazınca çok rahatladım.

            Oh! Canıma değsin..

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2004 YILI YAZI LİSTESİ