Ulusalcı Ecevitler

 

 

            Aslında “ulusalcı” (millîci) kelimesi doğru bir Türkçe sayılmaz. Fakat “milliyetçi” sıfatını “sağcı”, hattâ MHP’li olmakla bir tutan bazı “solcu Kemalist” aydınlar, bu sözü kullanmayı tercih ederler. Siyasî hayatları boyunca milliyetçilerle yıldızları barışık olmayan Rahşan ve Bülent Ecevit çifti de, “milliyetçiliği” bir türlü içlerine sindiremedikleri için onlara “ulusalcı” demek daha doğru olacaktır.

X X X

            Ecevitler’in siyasî çizgisini inceleyenler, yer yer hümanist ve enternasyonalist özellikler taşıyan; ancak özellikle DSP döneminde ulusalcı özellikleri ağır basan alacalı bir tablo ile karşılaşırlar. Yüksek seviyeli bir sosyal atmosferde ve Batı kültürünün değerleriyle yetişen karı koca, sanat ve kültür hayatında ulusallık yerine evrenselliği benimsemiştir. R. Tagore’u Türkçe’ye çevirebilmek için Sanskritçe öğrenen ve güzel İngilizcesini her fırsatta sergileyen; şiirlerinde “Pülümür’ün yaşsız kadını”nı ve “Türk-Yunan kardeşliği”ni anlattığı için katı milliyetçiler tarafından eleştirilen; Klâsik Batı Müziği’nden ve Suna Kan’dan hoşlanan romantik Bülent Ecevit ve aynı değerleri kendisiyle paylaşan eşi, Batı uygarlığını tercih eden bir çizgide olmuşlardır.

            Lâkin, daha önceki hükûmetlerin cesaret edemediği “1974 Kıbrıs Barış Harekâtı”nı gerçekleştiren, PKK ile mücadelede kararlı bir politika izleyen, DSP’nin felsefesini ortaya koyarken “ulusalcı” vurguya önem veren Bülent Ecevit’in ve parti politikasında kendisine sağ kolu olarak destek veren eşinin “millî” çizgisini inkâr etmek mümkün değildir. Hattâ, genel seçimlerde bu özellikleri sâyesinde, milliyetçi tabandan da oy aldıkları söylenebilir.

X X X

            Yeni yılın başında Ecevitler’in iki çıkışı gündemdeki yerini almıştır: Bülent Ecevit’in Kuzey Irak konusunda Cumhurbaşkanı ile görüşmesi ve İnönü’nün Musul konusundaki vasiyetini anlatması; Rahşan Ecevit’in misyonerlik konusundaki uyarısı...

            Her iki çıkışı da “ulusalcı” çıkışlar olarak değerlendiriyor ve naçizâne takdirlerimizi ifade etmek istiyoruz. Lâkin, bu konulardaki görüşlerimizi belirtmeden geçemeyeceğiz.

            Önce, Bülent Ecevit’in dış politika konusundaki endişelerini ele alalım. Ecevit, gerçekten PKK terörü ve Türkiye’nin toprak bütünlüğüne karşı kürtçü tehdit konusunda öteden beri duyarlı olmuş bir devlet adamıdır. Başbakanlık Müsteşarlığım zamanında siyasî yasaklı olarak bulunduğu sırada, bana birkaç defa telefon açarak Kürt sorunu hakkındaki endişelerini dile getirmiş ve bunları Özal’a anlatmamı istemişti. Ben de Özal ile görüşerek arada bir köprü kurulmasını sağlamıştım.

            Ancak, Kuzey Irak konusunda Sayın Ecevit çok geç kalmıştır. Tecrübeli bir devlet adamı sıfatıyla, Irak Savaşı ile ilgili tezkere oylamasından önce Irak’a müdahale edilmesi konusundaki görüşlerini kamuoyuna açıklasaydı, Türkiye için çok faydalı olurdu. Diğer taraftan, İnönü’nün Musul konusundaki vasiyeti, klâsik CHP dış politikasının pasif misâk-ı millî uygulaması ile tezat teşkil etmektedir. Nitekim İnönü de, Barış Harekâtı haricinde Ecevit de, sınırlarımızın dışındaki bir müdahaleyi tabu olarak kabul etmişlerdir.

X X X

            Sayın Rahşan Ecevit’in “misyonerlik” konusundaki çıkışını da sempatiyle karşılıyoruz. Gerçekten son yıllarda Türkiye’de misyonerlik faaliyetleri alabildiğine artış göstermiş; AB’ye giriş sürecinin cesaretlendirdiği çeşitli “misyonlar” âdeta gemi azıya almıştır. Lâkin, Rahşan Hanımefendi’nin dediği gibi “AB’ye gireceğiz derken din elden gidiyor” şeklindeki bir tepkiyi haklı bulmuyoruz. Sayın Ecevit’in görüşlerini bu tarzda ifade etmediğini sanıyoruz. Gene de, Ecevitler’den Müslümanlık konusundaki bu hassasiyeti görmenin bizi sevindirdiğini söylemeliyiz.

            Ankara Ticaret Odası (ATO) tarafından yayınlanan “Misyonerlik Raporu”nda çok ilgi çekici bilgiler bulunuyor. Ayrıca, gene ATO’nun yayınladığı Tuncer Günay’ın “Misyoner Örgütleri ve Misyoner Faaliyetleri” adlı kitabında bu konu ayrıntılarıyla ele alınıyor.

            Osmanlı döneminde çeşitli antlaşmalardaki hükümler ve kapitülâsyonlar yüzünden kontrol edilemeyen misyoner okulları, bütün Osmanlı topraklarını ve Anadolu’yu bir ağ gibi kaplamış bulunuyordu. Bu okullarda azınlıklar isyana teşvik ediliyor ve Türk aleyhtarlığı işleniyordu. 1900’lu yıllarda Osmanlı topraklarında misyonerlere ait toplam yabancı okul sayısı 2000 civarında idi.

            Gelgelelim ki, bütün bu yoğun faaliyetler neticesinde tanassur eden (Hristiyan olan) kişi sayısı yok denecek kadar azdır.

X X X

            Misyonerlik faaliyetleri artıyor, apartmanlarda kiliseler açılıyor diye AB’den vazgeçecek değiliz. Herkes dinine, imanına sahip olsun. Para ve maddî menfaat karşılığında din değiştirenler bize lâzım değil...

            Ancak, “irtica avcıları” artık bıraksınlar da, çocuklarımıza biz de İslâm’ı öğretebilelim. Lâisizm’i din diye İslâm’ın yerine geçirmeye kalkarsanız karşınızda başka dinleri bulursunuz.

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2005 YILI YAZI LİSTESİ