TÜRKLER VE RUSLAR

 

 

            Putin’in gerçekleşemeyen Türkiye ziyareti münasebetiyle, bu iki köklü kültürün tarihî ilişkilerini değerlendirmek istiyoruz.

            Bizde halkın tâbiri ile “Moskof Gâvuru”na bakış perspektifi, son üçyüzyıllık Osmanlı dönemine münhasırdır. Aslında Türkler ve Slavlar çok eski çağlara uzanan bir münasebet ve rekabet içinde olmuşlardır. M.Ö. 4000 yıllarına kadar uzanan, Asya’nın ilk kültür ve medeniyetlerinin kalıntıları Rus arkeologlar tarafından bulunmuş; Anav, Kelteminar, Afanesova, Andronova, Karasuk, Tagar ve Taştık kültürlerinde proto-Türklere ait olduğu tahmin edilen eserler ortaya çıkarılmıştır. M.Ö. 700’lü yıllardan başlayan Türk eserleriyle dolu Pazrık kurganlarındaki buluntular, hâlen St. Petersburg’da Hermitage Müzesi’nde teşhir edilmektedir. Bazı Rus bilim adamları, panslavist tesirlerle bu eserlerde Slav izleri arasa da, kurganlardaki eserlerin Türk kültürüne ait olduğu, “Rus Bilimler Akademisi” ve “Rus Arkeoloji Enstitüsü”nün bir çok bilim adamı tarafından kabul edilmektedir. (Türkler, 21 Cilt, Yeni Türkiye).

X X X

            Efsâne hâlinde söylenen “Büyük Slav Göçü”, muhtemelen Asya’daki Türk baskısı sonucunda oluşmuştur. Ruslar, tarih sahnesine ilk olarak M.S. 9. asırda “Kiev Prensliği”nin kurulmasıyla çıkmışlar; 10. asırda “Moskova Prensliği”ni kurmuşlar ve 16. asırda Korkunç İvan döneminde imparatorluk hâline gelmişlerdir.

            Geçtiğimiz yüzyılın en önemli hâdiselerinden birini, komünist Sovyet idaresinin 1917 yılındaki kuruluşu ve 75 senelik bir iktidar devrini müteakip yıkılışı teşkil etmiştir. Bugün Sovyetler Birliği’ne daha tarafsız bir şekilde baktığımızda ulaştığımız sonuç, komünist Sovyet yöneticilerinin esasen Çarlık Rusyası’nın asılzâdelerinden pek farklı olmadığı; aksine, iki yönetim arasında büyük benzerlikler bulunduğu şeklindedir. Sovyet idaresinin tasarruflarını anlayabilmek için, önce Çarlık dönemini idrâk edebilmek gerekir. “Yeni Çar Putin”i değerlendirebilmek için de her iki dönemi kavrayabilmek lazımdır.

X X X

            1552’de Kazan Hanlığı’nın düşmesiyle, Türk dünyasında acı ve özlem dolu bir devir başlattığına inandığımız kuzeydeki Türk illeri Rusya tarafından ilhâk edilmiş, Deli Petro’nun Azak Kalesi’ni zaptıyla (1699) Kırım’da duyulmaya başlayan Rus ayak sesleri, II. Katherina devrinde önce Kırım’ın Anadolu Türkleriyle bağlarının koparılması ve kısa bir zaman sonra da Rusya tarafından ilhâkı (1783) neticesinde, başka Türk diyarlarında da yankılanmaya başlamıştır. İdil-Ural bölgesi ve Kırım Türklerinin acıları vatanlarını kaybetmekle son bulmamış; Rus tahakkümü altında geçirdikleri beş asırlık süre boyunca asimilasyon, mecburî göç, dinî ve kültürel baskı gibi farklı boyutlara sahip plânlı bir Çarlık siyasetine mâruz bırakılmışlardır.

X X X

            1801 yılında Gürcistan’ın işgali ile Kafkasya’da görülen Rus askerî kuvvetleri, 19. asrın ilk yarısında önce Güney Kafkasya’daki Azerbaycan Hanlıkları’nı ele geçirmiş; sonra da, hâlen Çeçenistan’da devam eden, Kuzey Kafkasya’nın Türk ve Müslüman halklarıyla savaşmaya başlamıştır.

            Başta Putin olmak üzere, Rusya Federasyonu’nun temsilcilerinin “Çeçen Bağımsızlık Mücadelesi” ile “PKK Terörü”nü mukayese imasında bulunması, tarihî geçerliliği olmayan gülünç bir iddiadan ibarettir.

X X X

            Rusya, Kırım Savaşı’nı (1853-1856) müteakip kabullenmek zorunda kaldığı ağır şartlar neticesinde kırılan millî gururunu, yeni bir bölgede, Türkistan’da tamir etmeye yönelmiş ve 19. asrın ikinci yarısında Türk illerinde yeni bir yayılma siyaseti başlatmıştır. Kısa zamanda Türkistan’ın üç büyük hanlığı olan Buhara, Hive ve Hokand düşmüştür.

            Bolşevik darbesiyle birlikte Rusya’nın ideolojik meşrûiyeti değişse de, Rus olmayan halklara yönelik usûl ve tavrında pek fazla farklılıklara rastlanmamıştır. Nitekim, bir zamanlar self-determinasyon sloganıyla hareket eden Lenin önderliğindeki komünistler, iktidarlarını pekiştirdikten sonra bütün gayretlerini Rus kontrolünden çıkan bölgelere sevketmişler ve buralarda kurulu millî hükûmetleri bertaraf ederek Sovyet/Rus idaresini yeniden kurmuşlardır.

            Zaman içinde değişen en önemli husus, Sovyet idaresinin nihaî çözümlere yönelmesidir. Özünde Nikolay İl’minskiy gibi Çarlık Rusyası düşünürlerinden ilham alan “Sovyet Milliyetler Siyaseti”nin uygulayıcıları, Türk halkları arasındaki birliği kırmanın yegâne yolunun ortak dili kaldırmaktan ve toprak esasına dayalı yeni uluslar yaratmaktan geçtiğini fark ederek bütün enerjilerini bu amaca yöneltmişlerdir.

X X X

            Sovyetler Birliği’nin Aralık 1991’deki tasfiyesi, sadece nükleer tehdit altında yarım asırdan fazla hüküm sürmüş olan “Soğuk Savaş”ı sona erdirmekle kalmamış; “biz” ve “onlar” arasında bir bölünme olarak özetlenebilecek ideolojik kutuplaşmanın da büyük ölçüde geçerliliğini yitirmesine vesile olmuştur. Bir başka ifadeyle, uluslararası sisteme hâkim olan bütün dengeler sarsılmış ve yeni değerlerin ortaya çıkarılması zarûreti, daha önce hiç olmadığı kadar güçlenmiştir.

            Lâkin, “süper güç” olma iddiasını Putin ile devam ettirmek isteyen Rusya Federasyonu’nun, yeni dönemde uluslararası sistemdeki yeri henüz belirlenebilmiş değildir.

X X X

            Son dönemde, Türkiye aleyhindeki bazı tutumlarına rağmen, biz Rusya Federasyonu ile aramızdaki dostluk ve işbirliğinin geliştirilmesinden yanayız.

                                                                                                                                 Ancak, çok kısa olarak özetlemeye çalıştığımız tarihî gerçeklerin bilinmesi şartıyla...

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2004 YILI YAZI LİSTESİ