Hep O Eski Hikâye...

 

 

            Bu, aslında çok eski bir hikâyedir sevgili dostlar... Milletin değerlerine sahip, halkın içinden çıkan devlet adamlarını, politikacıları, idarecileri ve ilim adamlarını; bu değerlere yabancılaşmış, halka yukardan bakan, sadece kendi saplantılarını doğru bilen, menfaatini herşeyin üstünde tutan “sözde aydın” takımına bir türlü kabul ettiremezsiniz.

            Nasıl ki bunlar “aydın” değilse, biz de “aydın düşmanı” değiliz. Bir devlet adamı “inşaallah” diyorsa, ibadet ediyorsa, halkla bütünleşiyorsa; bu “sözde aydın tâifesi”nin indinde aslâ makbul değildir. Hele bir de çoluk çocuğu başörtülüyse “mürteci” damgasını yemekten kendisini kurtaramaz.

            Rahmetli Menderes’in ipe götürülüşünün temelinde bu kabullenmeyiş yatar. Demirel, “araziye uyma” hususundaki üstün “kabiliyeti”ne rağmen, İslâmköy’lü Çoban Sülü olduğu için yıllarca bu jakoben elit tarafından horlanmıştır (Ne yazıktır ki, şimdi jakoben olduğunu itiraf ediyor). Sivil ve asker bürokrasiye, medyaya ve sermayeye hâkim olan bu “dayatmacı oligarşi”, bir çok meziyetlere sahip merhum Özal’ı sevmemiş ve ona “alışamamış”tır. Zira, O da halkın değerlerini benimsemiş ve yakın çevresindeki “ultra modern” kıskaca rağmen, bu değerlere uygun yaşamıştır.

X X X

            Bu “eski hikâye”de, basın, bürokrasi ve büyük sermaye, hep jakoben zorbaların, malûm mahfillerin, tekelci sermayenin, “üniforma” ve “cübbe”nin yanında; halkın içinden çıkan değerlerin, reformcuların, değişimcilerin ve millî iradenin karşısında yer almış ve gücünü halkla paylaşmak istememiştir.

            Bu yüzden, 27 Mayıs’ta ordudan EMİNSU’lar, üniversiteden 147’ler tasfiye edilmiş; halkın istediği Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in cumhurbaşkanlığına zorla mâni olunmuştur.

            Bunun için, 2000 yılında, demokrasi ve hürriyeti terennüm eden Doç. Dr. Sami Selçuk veya halkın değerlerini taşıyan Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş ya da Prof. Dr. Şakir Akça değil de, katı bürokratik tavrı ile tutucu rol oynayan Ahmet Necdet Sezer Cumhurbaşkanı olmuştur.

X X X

            Medya, bürokrasi ve sermayedeki bazı mihrakların, “halk çocukları”na karşı öfkesinin kaynağında üç unsur vardır:

            1. Halkın millî ve manevî değerlerini hor görmek. Bu yüzden halkın içinden çıkan aydınlara “irticacı” olarak bakılmıştır.

            2. Halkın yönetimde daha fazla söz sahibi olmasını sağlayacak reformlara ve “değişim”e karşı olmak. Çünkü bu takdirde “jakoben tahakküm” kırılacaktır.

            3. Halkçı aydınlar “seçkinci oligarşi” ile anlaşıp tâviz vermeyince, bu grupların menfaatleri zedelenmiştir.

            Son aylarda, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan aleyhindeki kampanyada bu üç unsurun etkisi görülmektedir.

X X X

            İşte, Prof. Dr. Ömer Dinçer aleyhinde; Başbakanlık Müsteşarlığı makamına tayininden itibaren yürütülen kampanyanın esas sebebini anlayabilmek için bu tahlilimizi bilmek lâzımdır. Kısaca, bu oligarşik çevreler, bir halk çocuğunun Başbakanlık Müsteşarlığına getirilişini, Ecevit’in deyimiyle, içlerine sindirememişlerdir.

            Ayrıca Ömer Dinçer, Cumhuriyet tarihinin en önemli ve radikal “değişim” programına imzasını atmış; “Kamu Yönetimi Temel Kanunu”nu ve “devletin yeniden yapılanması” görevini üstlenmiştir.

            Ömer Dinçer’i yıpratmak isteyenler, onun Başbakanlık Müsteşarlığı görevini yürütmesi ve hazırladığı reform kanunları konusunda doğru dürüst eleştiride bulunamayınca; göreviyle ve icraatıyla hiç bir ilgisi olmayan konularda, aslı astarı olmayan, saçma sapan iddialarla gündemi doldurmaya çalışıyorlar.

X X X

            İlk olarak, Prof. Dinçer’in 10 yıl önce verdiği bir akademik tebliği istismar ederek onu “Cumhuriyet düşmanı” ilân ettiler. Halbuki, okuma ve anlama özürlülerin göremediği, Tebliğ’in “Türkiye’nin değişimi” ile ilgili olduğuydu.

            İkinci olarak, Prof. Dinçer’i, bir yardımcı doçent ile birlikte 9 yıl önce yazdığı kitapta “intihalcılık” (fikir hırsızlığı) yapmakla suçladılar. Oysa, daha önce de yazdığımız gibi, “bilim ahlâkı” konusunda son derece dürüst ve duyarlı olan Prof. Dinçer, yardımcı doçentin bir iktibasta (alıntıda) yaptığı çok önemsiz bir teknik hatâyı (Dipnot numarası verirken, numarayı metnin sonunda değil, başına koymuş. Aslında bu da pekâlâ mümkündür) farkedince, yayınlanmış kitabı piyasadan toplatarak kaldırmıştır.

X X X

            Şimdi sıkı durunuz da, bir bilim adamını yıpratmak için neler yapılabildiğini görelim:

            ·          11.02.2004 tarihli gazetelerde, intihal iddiasına yer veriliyor.

            ·          Prof. Dinçer, bu asılsız haberler sebebiyle, Ankara Asliye Hukuk Mahkemelerinde 6 adet manevî tazminat dâvâsı açıyor. Bu dâvâlar hâlen devam ediyor.

            ·          Yardımcı Doçent’in bulunduğu Cumhuriyet Üniversitesi’nde Rektör’ün atadığı Diş Hekimliği, Tıp ve Eğitim Fakültesi Dekanları, konularının tamamen dışındaki işletme yönetimiyle ilgili eser hakkında, 30.03.2004 tarihinde “bir satırlık” aleyhte bir rapor veriyorlar.

            ·          Bu rapor, sanki yeni verilmiş gibi, 27-30.03.2005 günlerinde, yani olaydan tam bir yıl sonra, haklarında dâvâ açılan gazetelerde yayınlanıyor.

            ·          Prof. Dinçer, 30.03.2005 tarihinde yaptığı basın toplantısında olayların içyüzünü anlatarak, “Yrd. Doç. Dr. Yahya Fidan ile yayınlamış olduğumuz kitapta, Sayın Fidan’ın hazırladığı bölümlerde Sayın Koçel’in kitabına toplam 15 atıf yapılmıştır(...) İntihal kaygısı olan bir yazar, intihal iddia edilen yazara kitabının 15 yerinde atıf yapar mı? Bu hususu kamuoyunun takdirine bırakıyorum” diyor.

            ·          Kitabından intihal yapıldığı iddia edilen Prof. Dr. Tamer Koçel, Ömer Dinçer’in Profesörlük Jürisi’nde, Dinçer hakkında bakınız raporunda neler yazmış: “... Doç. Dr. Ömer Dinçer’in bilimsel çalışmaların gerektirdiği standartlarda eser ürettiği, (...) eserlerinde orijinallik bulunduğu, (...) kendisini idarî yönden de geliştirdiği ve en önemlisi çalışmalarında sistematik düşünceyi kullandığı kanaatine ve dolayısı ile kendisinin Profesörlüğe yükseltilmesinin ve açık bulunan Profesör kadrosuna atanmasının uygun olacağı sonucuna ulaşmış olduğumu bilgilerinize arz ederim”.

X X X

            Beni en çok da, Prof. Dr. Ömer Dinçer’in şu sözleri hüzünlendirdi: “Bana güvenen ve inanan insanlara şahsım adına söyleyeceğim tek şey, onları mahcup edecek herhangi bir şey yapmadığımı bilmeleridir”.

            Sana inanıyor ve güveniyoruz Ömer Dinçer...

            Seni ve senin gibi dürüst, çalışkan halk çocuklarını, kimseye yedirmeyeceğiz!...

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2005 YILI YAZI LİSTESİ