Irak Politikamızda Yeni Açılımlar

 

            Geçen gün verdiğim bir konferansta dinleyicilerden birisi, “Irak’taki son gelişmeler karşısında, hâlâ 1 Mart Tezkeresi’nin reddinin aleyhimizde olduğunu düşünüyor musunuz?” diye sordu. Ben de, özellikle bu gelişmelerin Irak politikamız hakkındaki görüşlerimin ne kadar isabetli olduğunu bir defa daha ortaya koyduğunu söyledim.

            Irak’ta uygulamamız gereken aktif ve müdahaleci dış politikanın, ABD’nin dümensuyunda emre âmâde bir figüranlık olmadığını; bilakis tarihî bir fırsatın değerlendirilerek millî menfaatlerimizin ve güvenliğimizin korunması anlamına geldiğini, ne yazık ki yetkililere bir türlü anlatamadık.

            Aslında Türkiye’nin Irak politikasında vaz ettiği üç temel prensip, Irak halkının, ABD’nin, bölgenin ve Türkiye’nin yararına olan makul bir politikanın çerçevesini çiziyordu. Irak’ın toprak bütünlüğünün korunması, tabiî zenginliklerden eşit yararlanma ve Kerkük’e özel statü tanınması, Irak ve Orta Doğu için gerekli bir denge politikasıydı.

            Lâkin Türkiye’nin, gücünü kullanmadan ve risk almadan tanzim edici rol oynaması mümkün değildi. Lafta kalan ‘kırmızı çizgiler’le sahaya çıkmadan oyuna katılmamız söz konusu olamazdı. Neticede bîtaraf olalım derken bertaraf olduk.

X X X

            Önce, ABD’ye vadettiğimiz desteği vermedik. Halbuki, ABD istemese dahi kendi millî menfaatlerimiz açısından Irak’a girmemiz ve tanzim edici konumda olmamız icap ederdi. Eğer bugün Irak’ta bulunsaydık; bir Felluce ve Telafer katliamı yaşanmaz; Irak’ın kardeş halkı mezalime maruz kalmaz; Kerkük ve Musul peşmerge işgaline uğramaz ve Kuzey Irak’ta bütünlüğümüzü ve güvenliğimizi tehlikeye sokan gelişmeler olmazdı.

            Sonra, ABD’ye karşı duyulan mahcubiyetin ve çekingenliğin tesiriyle, bertaraf edilmemiz karşısında seyirci kaldık. 4 milyona yakın Türkmen nüfusunun esamisinin dahi okunmaması, Kürtlerin ABD desteğinde özellikle Kerkük’te yürüttüğü iskân politikası, bindirilmiş kıtalarla yapılan sahte seçimler, kafasına çuval geçirilen askerlerimiz ve terör örgütü PKK’nın açtığı temsilcilikler, bu zelil sükûneti bozmaya yetmedi.

            Şimdi, daha dün denecek kadar yakın bir zamanda coğrafyamızın parçası olan ve Dışişleri Bakanı Gül’ün ifadesiyle ‘tapusu bizde bulunan’ Irak, bir iç savaşın eşiğine geldi. Bu gidişle çok geçmeden Irak parçalanacak ve uzun sürecek bir kargaşalıktan sonra üç ayrı devlet kurulacak. Sadece Irak’ta değil bütün Orta Doğu’da kan gövdeyi götürecek.

X X X

            ‘New York Times’, iç savaş çıkarsa, Türkiye Türkmenleri korumak için Irak’a girebilir diye yazıyor. Bir çok çevrenin yadırgadığı bu yorum, aslında normal bir siyasî reaksiyonu ifade etmektedir. Hem bölgenin en büyük devleti olacaksınız ve en güçlü ordusuna sahip bulunacaksınız hem de yanıbaşınızda millî menfaatlerinizin açıkça aleyhine gerçekleşen ve bölge haritasını değiştiren bir olay karşısında seyirci kalmaya devam edeceksiniz. Bu durumda, normal demokratik bir ülke seyirci kalabilir mi?

            Türkiye’nin, Irak politikasında kendi inisiyatifiyle geliştirmeye çalıştığı yeni açılımları, ‘bir başlangıç olarak’ müspet karşılıyoruz ve bu hamlelere devam etmesi gerektiğini düşünüyoruz. Geç kalınsa da, Irak Başbakanı Caferî ile Şii Lider Sadr’ın davet edilmesi, Barzani ile temasa geçilmesi -bazı mahzurlu taraflarına rağmen- isabetli olmuştur.

            Ancak, sadece bu diplomatik temaslarla yetinilmemesi ve yeni açılımın genişletilerek devam ettirilmesi lâzımdır. Bu açılımda, gerektiği takdirde güç kullanılmasından da kaçınılmamalıdır. Türkiye, Irak’ta yeni başlayan dönemde gene etkisiz kalırsa, bu defa kendisini, telafisi mümkün olmayan bir sürecin içinde bulacaktır.

 

ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2005 YILI YAZI LİSTESİ