“Kerkük Ateşi -1-”

 

            Bizim TERCÜMAN’ın dünkü başlığı böyle. Aslında Kerkük’te 87 yıldır bu ateş yanıyor. Lâkin, 10 Nisan 2003 tarihinde Amerikan askerlerinin himayesinde Kerkük’ü talan eden peşmergeler bu yangını körüklediler. Bin yıllık Türk şehri o güzelim Kerkük, önce İngiliz işgalciler tarafından yağmalandı ve petrol kuyularına el konuldu. Sonra İngilizlerin kuklası Kral Faysal ve arkasından General Kasım cuntası Kerkük’ü ve Türkmen ahâliyi sömürmeye devam etti.

            1959’da Kerkük Türkmenleri Mesut Barzanî’nin dedesi, yahudi asıllı olduğu iddia edilen Amerikan ajanı Molla Barzanî tarafından katliâma uğratıldılar. Sonra da uzun müddet Saddam zulmüne mâruz kaldılar; sürüldüler, kovuldular, topraklarına, mallarına el konuldu, her türlü işkenceye tâbi tutuldular, hapsedildiler ve katledildiler.

            Baas diktatoryası ve Saddam, hep Türkmen korkusu içinde yaşadılar ve Türkmenleri ezdiler. Kuzey Irak’ın dağlık bölgelerinde yaşayan Kürtlere -Halepçe haricinde- pek dokunmadılar. Genellikle Türkmenler şehirli, Kürtler köylü kültürü içindeydiler. Türkmenler, sahipsiz ve müdafaasızdı; Türkiye uzun yıllar boyunca Irak Türkleri’ne sırtını döndü. Kürtler’in sahibi çoktu; başta ABD olmak üzere bütün dünya Irak Kürtleri’nin hep yanıbaşında oldu. 1991’deki Körfez Savaşı’ndan sonra, Türkiye’nin de gafletiyle Amerikalılar “Çekiç Güç”ü kurdular ve Kuzey Irak Kürtleri’ni bağımsız bir devlet için eğitmeye başladılar. Artık 36. paralelin kuzeyine Saddam’ın gücü erişmiyordu.

            Halbuki, bu dönemde, gittikçe şiddetini arttıran Saddam’ın zulmü altında savunmasız kalan Türkmenler, ezildiler ve teşkilâtlanamadılar. Türkiye, bırakınız Türkmenlere sahip çıkmayı, millî menfaatleri istikametinde istihbarat görevi yapan bir avuç Türkmeni bile koruyamadı.

X X X

            Neden mi böyle oldu? Cevabı çok basit... ABD, ötedenberi Orta Doğu’da iki konuda duyarlıydı: Birincisi, petrol kuyuları, ikincisi İsrail’in güvenliği. Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurarak, petrol kuyularına “bedava jandarma” ve İsrail’e “müttefik” sağlayacaktı. Bir yandan da, hem Türkiye’nin Orta Doğu’daki gücünü sınırlayacak, hem de düşman bildiği İran ile Suriye’nin başına yeni bir dert açacaktı.

            Türkiye açısından ise, hep yanlış anlaşılan mâhut “mîsâk-ı millî” tekerlemesinin dış politikamızı pasifize ederek dumura uğratması bizi bu âciz duruma düşürmüştür. Son Irak Savaşı’nda gene pasif ve seyirci kalarak çok büyük bir fırsatı kaçırdık.

            Şimdi her şey olup bittikten sonra “sitemkâr” beyanatlarla iktifa etmek, zâten bu işin sonuna geldiğimizin bir göstergesidir.

X X X

            Bir de “demokratik seçimler” demezler mi... Affedersiniz ama insanın bu söze ağzını bırakıp başka yeriyle güleceği geliyor. Amerikan-Kürt eksenli bazı yazar çizer takımı, gözümüzün içine baka baka bu “trajikomik” seçimleri “demokrasi” ile bağdaştırmaya kalkışıyor.

            İşte Ankara’nın tesbit ettiği seçim hilelerinden bazıları: Binlerce peşmerge, Süleymaniye’de oy kullandıktan sonra Kerkük’e taşınarak burada ikinci defa oy kullanmaları sağlandı. Bu işi organize eden de Talabanî. Peşmergelerin taşındığı göçmen kamplarına fazladan sandık kondu. Kerkük’teki bütün sandıklarda gözlemciliği peşmergeler yaptı. Oy verme süresi Kürt mahallelerinde uzatıldı. Liste böylece devam edip gidiyor.

            Bu arada Barzanî, Kerkük merkezli Kürt devletinin kurulacağını söyledi. Talabanî, zafer halayı çeken peşmergelerin önünde, hiç sıkılmadan Kürt Partileri’nin % 68 oy aldıklarını ilân ediverdi. Lâkin bence Talabanî’nin şu beyanları son derece ibret vericidir: “Tarihî bir gün. Çok memnunuz. Cesur ABD askerlerine teşekkürler”.

            İşte, “demokratik seçim” safsatasının esası bu laflarda gizlidir.

X X X

            İki senedir biz, bu günleri görerek âdeta feryâd ü figân yazıp çizip duruyoruz. Sizin hinterlandınızda, burnunuzun dibindeki, 4 milyon soydaşınızın yaşadığı eski memalikinizin bir parçasındaki savaşın bir aktörü olamazsanız; bir avuç peşmerge, dilleri bir karış dışarıda beyanat verip halayları çekerken, televizyonları tırnaklarınızı yiyerek somurtursunuz.

            Eğer Başbakan Erdoğan, Dışişleri Bakanı Gül ve Genelkurmay cânibinin “sert”(?) tepkileri, iç kamuoyuna dönük değilse, neticesini beklemek hakkımızdır.

            Son olarak şu hususu altını çizerek belirtmek isteriz ki, Orta Doğu’da diplomasi, AB câmiasında olduğu gibi lüks toplantı salonlarında yapılmaz. Silâhlı gücünüzü ortaya koyar, ancak bunun ardından politikanızı yapabilirsiniz.

            Yarın, Türkiye’nin Kerkük konusunda yapması gereken faaliyetlerden bahsedeceğim.

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2005 YILI YAZI LİSTESİ