Batı’nın ‘Kürdistan’ Kapanı ve Türkiye 

 

            Önceki yılları ve asırları bir yana bırakırsak, son 15 yıllık kısa sayılabilecek bir dönemde Batı’nın ‘Kürdistan’ yaklaşımını geniş açıdan değerlendirdiğimizde çok ilgi çekici bir tablo görüyoruz:

            15 Yıl önce ‘Körfez Savaşı’ başladığı sırada Irak’ın kuzeyi, Saddam’ın Baasçı diktatörlüğünün mutlak hâkimiyeti altındaydı. 36. Paralel’in kuzeyindeki bölgede, doğuda Talabanî’nin KYB, batıda Barzanî’nin IKDP peşmergeleri, basit silahlara sahip iptidaî aşiret güçlerinden ibaret idiler. Öyle ki, bir ara PKK saldırısına uğrayan Talabanî’nin peşmergeleri ancak Türkiye’nin müdahalesi sâyesinde kurtulabilmişlerdi. 36. Paralel’in güneyinde kalan Kerkük ve Musul şehirlerinin nüfusu Türkmenler’den ve Araplar’dan oluşuyor, bu bölgede çok az sayıda Kürt unsuru bulunuyordu.

            İran’daki Kürtler Humeynî rejiminin dinî baskısı altında sadece belirli bir bölgede yaşıyor, kimliklerini hiç bir şekilde ifade edemiyorlardı. Suriye’de ise Hafız Esad’ın mezhepçi azınlık diktatörlüğü, Türkmenlere de Kürtlere de nefes aldırmıyordu.

            Türkiye’de, 12 Eylül Darbe Dönemi’nin yasakçılığı Özal iktidarının demokratik uygulamalarıyla aşılmış; Kürtçe üzerindeki sınırlamalar kaldırılmıştı. Ancak, PKK terör örgütünün eylemleri devam ediyordu.

X X X

            1991 Körfez Savaşı’ndan itibaren Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti kurulması için düğmeye basıldı. Bu durum, Türkiye’yi birinci derecede ilgilendiriyordu; çünkü, hem yanıbaşında, bin yıl hâkimiyetinde kalmış bir coğrafyadaki, 4 milyona yakın Türk’ün yaşadığı komşu devletin parçalanması, hem de kendi topraklarında yaşayan, milletinin ayrılmaz bir parçası olarak kabul ettiği vatandaşlarının kışkırtılması ve ülkesinin bütünlüğü, gelişmeleri millî menfaatleri açısından değerlendirmesini gerektiriyordu.

            Ne yazık ki, son 15 senede bu konuda hatâ üstüne hatâ yapıldı ve Türkiye menfaatlerini koruyamaz duruma düşürüldü.

            Evvelâ, Türkiye’nin Körfez Savaşı’ndaki politikası hatâlıydı. Türkiye, ya 36. Paralel’in yukarısındaki bölgede tesirli olmaya çalışmalı ya da Irak’ın hâkimiyetinin tesisi için uğraşmalıydı. Ortaya çıkan egemenlik boşluğu, Batı ve özellikle ABD tarafından, ‘çekiç güç’ün koruması altında, yüzlerce NGO’un faaliyetiyle Kürdistan’ın temellerinin atılmasına ve mayalanmasına fırsat verdi.

            Tâ o yıllarda ABD ve AB câmiası, Lozan’da mümkün olmayan Kürdistan hayâllerini gerçekleştirerek, petrol kuyularına bir ‘muhafız’ ve İsrail’e ‘müttefik’ oluşturma gayretlerini başlattılar. Buna karşılık Türkiye, ABD’nin baskısı altında, altı ayda bir ‘çekiç güç’ün süresini uzatmaya devam etti ve Kuzey Irak’taki gelişmeleri görmezlikten geldi; hattâ peşmergeleri koruyarak ve Habur sınır kapısı yoluyla finanse ederek yanıbaşındaki ‘ejderha’nın güçlenmesine yardımcı oldu.

            Bu konuda Türkiye’nin en büyük gafleti -belki de Türk diplomasi tarihindeki en büyük hatâ-, 1 Mart 2003 Tezkeresi’nin reddi olmuştur. Bunun sonucunda, Türkiye âdeta Orta Doğu politikasından silinmiş ve Kuzey Irak’taki bütün iddialarından vazgeçmek zorunda kalmıştır. Tezkere öncesinde ve sonrasında Türkiye’nin ilân ettiği bütün ‘kırmızı çizgiler’ çiğnenmiştir. 1 Mart 2003’te Tezkere aleyhine kalkan parmaklar -bu parmak sahiplerinin büyük kısmı farkında olmasa da-, aslında Kürdistan’ın kurulmasını onaylıyordu.

            Daha sonraki gelişmeleri hep beraber çâresiz bir şekilde takip ettik: Kerkük’ün ABD himayesinde peşmergeler tarafından işgali, nüfus ve tapu kayıtlarının imhası, toplu iskân hareketleri, Türkmenlerin ezilmesi ve hukuken yok sayılması, hileli seçimler, peşmergelerin düzenli orduya çevrilmesi ve ‘Bölgesel Kürt Yönetimi’nin ilânı... Bu arada dünün aşiret reisleri olan Talabanî’nin Irak Cumhurbaşkanlığı’na gelişi ve Barzanî’nin, babası Molla Barzanî gibi mahallî kıyafetiyle Beyaz Saray’da ağırlanışı, 15 senede nereden nereye gelindiğini açıkça göstermektedir.

X X X

            Şunu altını çizerek ifade etmek isteriz ki, Irak ve Kürdistan konusunda Türk dış politikası iflâs etmiştir. ‘Türk hava sahası’nın açılması gibi yeni politikaların uygulanmasından önce, vaziyet yeni şartlar ve dengeler çerçevesinde ariz amik, enine boyuna değerlendirilmeli ve yapılması gerekenler bir plân dahilinde yapılmalıdır.

            İyi hesaplanmadan konulan ve sâdık kalınamayan kırımızı çizgiler ne kadar yanlışsa, karşılığında menfaat sağlanmadan verilecek tâvizler de o kadar yanlıştır.

            Unutmamalıyız ki, bu mesele artık Türkiye’nin birlik ve bütünlüğüyle ilgili hâle gelmiştir.

 
 
ANA SAYFA YAZILAR GENEL LİSTESİ 2005 YILI YAZI LİSTESİ